ÖYKÜ

ZİLLİ TEF - Kemal IŞIK

Aşağıya doğru sıralanan toprak damlı evlere baktı bir süre. Sonra kadının yanına çömeldi.

- Bekir nerde? diye sordu.

- Nerde olacak, bir dostuyla kırıtıyordur şimdi.

- Yok canım. Kolay mı burda böyle güpegündüz hovardalık yapmak...

- Yerini söyliyeyim de git gör inanmıyorsan.

- Kim bilir.

- Ben biliyorum.

- Ne duruyorsun öyleyse. Gidip görünsene onlara.

- Ne gider, ne de görünürüm. Kuyruk sallamayan dişi köpeğe hiçbir erkeği pek yanaşamaz.

- Başka bir kadın olsa bu durumda, altını üstüne getirir ortalığın.

- Neden getirecek mişim altını üstüne ortalığın? Ben de yaparım uygun birini bulsam.

Gülümseyerek Mahmut'a baktı.

- Senin elinden gelmez ki öyle şeyler.

- Gelmez ya.

- Neden?

- Gelmez işte.

- Boşuna değilmiş demek köy kadınlarının sana boş teneke demeleri.

- Ne çıkar demişlerse?

- Emine olsaydı yerimde...

- Hangi Emine?

- Tanımamazlıktan gelme şimdi. Üzüm getirmiş sana dün akşam üzeri.

- Ne olur getirdiyse. Çok kişi getiriyor köyün yabancısı olduğum için. Üstelik kadın, gelenlerin çoğu. Hangisini tanıyayım...

- Kadın olmaları iyi ya.

- Elimden öyle bir şeyin gelmediğini az önce kendin söyledin ya...

- Aptallığına doyma öyleyse.

- Aptallıktan değil bu. Evli kadınlara saygılıyım. Üstelik, güvenip evime de geliyorlar.

- Emine de evli.

- Tanımıyorum dedim ya. Hem tanısam bile senden güzel olabileceğini sanmam.

- Git de Bekir'e söyle. Senin gibi düşünüyor mu bakalım?

- Aptallığına doymasın.

Tülbendinin altından taşan sarı saçlarına, dolgun göğüslerine, kalçalarına bir göz gezdirdi. Peşpeşe yutkundu bakışlarını ondan ayırırken.

- Doymasın ya, dedi kadın.

Gözlerini yumdu. Acı bir durgunluk yayıldı yüzünde.

- Yatıra gidecek misin? dedi neden sonra.

- Uzak olduğunu söylüyorlar. Yol da çok bozukmuş.

- Uzak ama, yorulduğuna değer. Dört köyün insanı gelir oraya.

- Sen de gelecek misin?

- Emine var ya.

- Hay Allah. Düşürmedin dilinden bir türlü kadının adını. Nasıl bir şeymiş bu Emine dediğin? Gel de bir göster bari.

- Zıkkımın kökünü gösteririm. Adam ol da kendin tanı.

- Bekir'den öğrenirim.

- Bak o gösterir işte! Dostlarının arasında o yok çünkü. Benden çok onları kıskanır.

- Gidip Bekir'i bulayım bari.

Kalktı. Köpekleri okşadı avlu kapısından çıkarken. Köyün içine doğru yürüdü. Aralarında Bekir'in bulunduğu birkaç kişiyle yola koyuldu ikindiye yakın.

- Ben taşıyayım, dedi yarı yolda onlara katılan kadınlardan biri, Mahmut'un kolunda taşıdığı cekete elini uzatırken.

- Teşekkür ederim, dedi Mahmut. Kolunu ceketin üstüne bastırdı. Yük olduğu yok pek. Hava biraz sıcak ta.

Tanımakta zorluk çekmedi sarışın, ince yüzü. Adımlarını yavaşlattı geride kalmak için.

- Emine miydi adın? dedi yavaşça.

- Emine.

- Kocan da gelecek miydi yatıra?

- Orağa gitti yaz başlarında, ova köylerine. Bağ bozumunda gelir ancak.

- Allah çocuklarına kavuştursun.

- Daha yeni evlendik.

- Sana kavuştursun öyleyse.

- Gelir elbet. Oralarda kalacak değil ya.

- Özlemedin mi yoksa?

 

GELİN Mİ OLUYORSUN?

Neden nemli gözlerin, ne o ağlıyor musun?

Siyahları çıkarıp, beyazları giymişsin

Ne o teller duvaklar, gelin mi oluyorsun?

 

Kime giyindin öyle, hazırladın kendini?

Beni gecelerin ötesinde, bırakıp unutarak

Kim alacak kalbinden, bana ait sevgini.

 

Kime söyle ne olur, akan sevinç yaşları

Yarına bağlayan seni binbir ümitle

Kime bu süslenmeler, kime gelin taçları.

 

Halit ÇELİKOĞLU

 



MAHZUN

Aynalara mahzun bakmağa başladı gözlerimiz

İpince basamaklı köprülere bindik

Bütün güzel baharlar dallarından koptu

Bir vakitki neşenin çığırından çıktık

 

Hep şepşen şarkılar yarı yollarda kaldı

Gar'a gelen güzel insanlar gitti

Yollara açıldı bomboş pencereler

Yine kaldı ardımıza umutlu çocuklar

 

Plaklarda artık kırıldı sanki

Gramofonlarda başladı upuyumsuz şarkılar

Bir de şimdi şu

Kırık kadehlerde içkiler

 

Bayram İbrahim ROGOVALI

 


- Yalnız benim kocam değil ki giden. Alışığız onlarsız kalmaya. Babam da giderdi her yaz.

- Biliyorum gittiklerini. Gitmiyenlerden biri de kocan olur diye düşündüm de.

- İşleri iyi de onların.

- Gidenlere göre.

Konuşmayı kesti. Adımlarını hızlandırdı. Onları dinlemek için geride kalan Bekir'in koluna girdi.

- Yolun bu kadar berbat olduğunu bilseydim gelmezdim.

- Yorulur muymuş insan, yanında Emine gibi biri olunca. dedi Bekir gülümseyerek. Bir güzel yorgunluğunu unutursun geceyi onunla geçireceğine göre. Çakı gibi kalkarsın yarın sabah.

- Ne konuştuğumuzu duydun ama.

- Böyle başlar zaten.

- Senden ayrılmayacağım öyleyse bu gece.

- Arasan da bulamazsın karanlık basınca.

- Başka birilerini bulurum.

- Tesbih çekersin o zaman sabaha kadar.

- Akşamdan uyurum.

- Orası senin bileceğin iş. Bana dokunma da ne yaparsan yap. Yılda bir kez olur bu. Tanıdığım kadınlar var diğer köylerden.

- Kısmetin bol olsun öyleyse... dedi.

Küçük iki tepenin arasındaki korulukta bitti yolları. Yatırın türbesine gittiler ilkin. Diz çökrerek sandukayı örten yeşil çuhayı öptüler. Pişen adak etlerinin kokusuyla dolan koruluğa daldılar peşinden.

Türbenin önündeki açıklığa oturdu Mahmut, herşey karanlığa gömülürken. Yemek sırasında kesilen sesler, neşeli gülüşlere dönüştü akşam serinliğiyle. Ne olduğunu kestiremeden sesleri dinledi bir süre. Olduğu yerden kalkıp az ötesineki ağacın altına oturdu, sesler gittikçe kendisine doğru yaklaşınca.

Kazanların altından topladıkları yarı yanmış odunları alanın ortasındaki kuru odun yığınının altına sürdü gelenler. Çok geçmeden çatırdayarak yanmaya başladı koca yığın. Alevler gittikçe büyüyor, büyüdükçe ortalığı ışıtıyordu.

Olanları oturdukları yerden izleyen üç kişi kalktı bu sırada. Omuzlarındaki zilli tefleri indirdiler. Sol ellerine alıp havaya kaldırdılar. Ağır bir tempoyla zilleri şakırdatarak ateşe yaklaştılar. Bir işaretle çember yaptı ordakiler yığının etrafında, kokola. Ağır ağır dönmeye başladılar zillere, yüksek sesle okunan ilahilere uyarak. Geç kalanların da katılmasıyla çember gittikçe büyüdü. Büyüdükçe tef daha bir canlı çalınıyordu.

Döndüler. Döndüler. Kendilerinden geçtiler en son. Arada bir çemberden biri ayrılıp kor haline gelen diz boyu ateşten karşıya geçiyor, orada dönmeye başlıyordu. Avuç avuç ateşi ağzına dolduruyordu başkası. Aynı hareketi bir başkaları yapıyordu kadınların kendinden geçmiş bakışları arasında.

Ay doğdu bu sırada. Aydınlandı koruluğun içi deminki karanlığa inat. Kadınlar dağıldı ilkin bir bir ayın doğmasıyla. Peşinden genç erkekler. Yaşlı erkeklere kaldı dönmeyi sürdürmek, ateş sönünceye dek. Kalkıp ağaçların arasında olanları görmeyi düşündü Mahmut bir ara. Olduğu yere uzandı. Ceketini göğsünün üstüne örttü. Ateş gittikçe söndü. Dönenler küçüldükçe küçüldü gözünde. Uyudu daha sonra...