Muhtesem.JPG (46468 bytes)

Muhteşem ve yalnız bir ağaçkurdu

 

İnatçı bir böcek yahut.

 

Sabırlı, işini bilen, inatçı bir böcek belki. Kalın camlı gözlüklerinin arkasından, geçmişle gelecek arasında nerden kopup nereye gittiğini kimselerin bilmediği o bilge yalnızlığı usanmadan bekliyor. Ara sıra derinlerden dışa vuran patlayıcı sızıntıya dinamit lokumu düşmüş gibi sonsuzun gürültüsü savrulmada aynı gözlük camlarının gerisinden; sonra suskunluk... Yaratıcısının yerine yarattığı eşya konuşuyor o sıra:

Sözgelişi Kronosoğlu'nun, İda dağı doruğundan, oradaki göz alıcı sarayından, yukarı Marmara'nın küçük, tenha bir koyunda kıyıya yakın, kendi halinde bir apartman dairesine nasıl olmuşsa indirilip bırakılmış masal kürsüsü var sanatçının parmakları arasında kuşkusuz sonsuza sürecek çekişmenin yazgısını herhalde bu kürsünün gerisinde planlamıştı!

Hemen ardından antika bir duvar saatıyla ayna ve paravan, sonra tablolar, sehpalar, avize vb. geliyor. Dalgalardan karaya ayak basıp yeniden kabuğuna dönerken, Aşk ve Güzellik Tanrıçası yaman Afrodit, besbelli bu paravanın ardında giyinip soyunmuştu, diyorum.

Kinci Savaş Tanrısına gelince... Bilirsiniz, Ares'ti O! Biçare ademoğlunun yeryüzü yaşamını saldırı ve kıyımlarla darmadağın etmeye kalkıştığı her dönemde yüzünün aldığı biçimi görmek için duvardaki o aynaya bakmadığı belli! Bakmış olsa herhalde uslanır, vazgeçerdi. Çünkü ayna, görünür bir suretin gerisinde görünmeyen gerçekleri dışa vurur cinsten! Evet, Ares o aynada yüzüne bakmamış, ölümsüzlüğünü seyretmemiş ve ruhunu kurtarmamış. Yani, kendisiyle birlikte insana da kıymış. Aksi halde "şer"in zaferini, kötü'nün karşısında (geçici de olsa) iyi'nin ve güzel"in güçsüzlüğünü başka neyle, nasıl açıklayabiliriz ki?

Duvar süslemeleri arasında göze çarpmayacak kadar ufak, ufacık bir kabartma... Köpüklü, hırçın bir dalganın tepesine tünemiş, suları öfkesini denetleyen minimini, oyuncu bir balık! Bakışlarımız karşılaştığında tuhaflığı sezer gibi oluyor, usulca yaklaşıyorum. Yaşından ve cüssesinden umulmadık bir tedbirle sağı solu kollayıp kulağıma eğilerek, Umman Tanrısı Poseidon'la Atıf Özbilen arasındaki özel ulak olduğunu fısıldıyor. Kimseler farkında değil. Ve ben belki de asıl bunun için bu derece hüzünlüyüm: Gelecek zamanlar, belki de yüzyıllarda bunca güzelliği yine ziyaret edecek, benim gibi yakından seyredecek bütün öteki insanlar, benim bildiğim bu gerçeği bilmeyecekler diye. Gerçekten de, bunca güzelliğin oluşumundaki büyük yetenek ve ilahi sabrın, o dokunulmaz, anlaşılmaz büyük gücün fizikötesi bir olgudan, olaki insanüstü, doğaüstü bir kaynaktan yansıdığı benden ve şuradaki minimini balıktan başka bilen olmayacaktı ki...

Bunların hepsi de işin fantezisi diyelim. Fanteziyi sürdürdüğümüzde, aynı yalın apartman dairesinin alçak tavanından sarkan 24 kollu, mit havalı avize de kesinlikle tek kavramlı mistik bir inanca, örneğin evrensel büyük dinlerden birinin tanrısına mal edilse bile, bu aşamaya varmış bir yaratıcı ustalığı ben artık hiçbir mistik im'e bağlayamam. Fantezi burada biter yani. Ve o avize olsa olsa bütün ötekilerle birlikte yeteneğin ilahına, bir de EMEK ve DÜŞÜNCENİN tanrısına ait olabilir!

Özetlersek, dünya tarihinde Uzak Doğu tapınaklarından Yeni Kıtada yitik bir Aztek figürüne, kuzeydeki ilkelin en özgün çabasından güneyde uzak bir okyanus adasının en çağdaş yöresel uğraşına kadar "tezyin" hünerinde her türlü aşamadan geçmiş, zaman zaman da süslemeye doruk noktasında altın çağlar yaşatmış bir sanat türünün böylesine yıldız bir temsilcisi, korkarım yeryüzünün başka hiçbir ülkesinde eskiden de yaşamadı. Giderek, kıtalararası Anadolu köprüsünün geçmiş büyük sahiplerinden oymayla oynayan Selçuklu ve Osmanlı saltanatı ve estetiği dahil, bugün de O'ndan başka yok sanırız.

1919 Adana doğumlu, Atıf Özbilen. İlk ve ortaokulu orada, liseyi İstanbul'da bitirmiş. Yaklaşık 3 yıl süreli yedeksubaylığını, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Saros Körfezinin Yunan sınırında yapmış. 37 yıldır evli. İki kızı, üç tatlı torunu var. 45 yıllık oyma sanatçılığının 26. yılında 9'uncu sergisini Başkent'teki Akdeniz Sanat Galerisinde açacak.

"Söz konusu sanat uğraşının tümüyle türüne ve kendine özgü, yaratıcı uğraşlar arasında benzerine hemen hiç rastlanmayan, adeta zaman yiyerek beslenen ve bu besin kaynağını kıyasıya sömürmedikçe olumlu sonuç vermeyecek son derece değişik bir çalışma olduğunu anımsatıyorum. Oysa ülkemiz sanatçısı, baştan sona sanatına ayıramayacağı zaman süresini aynı zamanda yaşama kavgasına bölmek zorunda olduğuna göre, bu çelişkili durumu kendi çabasıyla nasıl bağdaştırdığını soruyorum."

"Can alıcı en önemli noktaya neşter vurduğumu" söylüyor. "İyi ki değindiniz bir yaraya" diye ekliyor. "Ben de kuşkusuz bütün sanatçıların açmazını yaşıyorum bu konuda" diye sözlerini sürdürüyor: "Belki daha da büyük güçlükler, sancılarla kuşatılmış durumda hem. Şöyle ki, öbür sanatçı arkadaşlarımın genellikle ek bir uğraşı vardır. Ya da sanat, asıl işlerinin ek uğraşıdır. Bildiğiniz gibi, ben yalnızca geliri sınırlı bir işçi emeklisiyim. Bu durumu da yakınma konusu olarak koymuyorum ortaya. Bir açıklamadır olup olacağı. Gerçeği vurgulamak bakımından bir durum muhasebesi. Yoksa insan taş kırar, yük taşır, yine de yolunu bulur. Bense ömrümün bir yerinden sonra kendimi sanatımdan gayrı konularda yoğunlaştıramayacağımı, artık başka şeylere bölünemeyeceğimi anladım. İyi ki daha genç ve dirençli yıllarımda değişik konularla uğraşmışım, değişik işlerde çalışmışım bugünüme katkısı olabilecek. Sonuçta Sosyal Sigortalar Kurumu'ndan iyi-kötü bir emeklilik getirdi. Sanatçı onurundan ödün vermeksizin yuvarlanıp gidiyoruz işte."

Oyma fikri ya da sevgisinin ne zaman başladığını merak ediyor ve ilkokulda elişi dersleriyle ortaya çıktığını öğreniyorum. 1932 yılı başlangıç oluyor böylece. 45 yıl demek! Öğretmeni ak sakallı Boşnakzade Hafız Ahmet Efendi'yi rahmetle anıyor bu yüzden. Ona aşıladığı tutku ömrünün en değerli uğraşları arasında, belki başında yer aldığı için... "Gördüğünüz gibi, ömrümle de sürer gider ve herhalde ikinci bir ben olarak benden sonra da yaşar" diyor.

Söz sanatlarıyla ilişkisini soruyorum.

Yazarlığı ilk kez 1945'de, Yeni Adana gazetesinde gözükmüş: Öyküler, fıkralar v.b. 16 öyküsünü toplayan "İşte Bu!" adlı öykü kitabı 1947'de yayımlanmış. Daha sonra dergiciliği geliyor: 1950'de "Güney Hareketleri", 1954-55'de arkadaşlarıyla ilk "Güney" dönemi, sonra tek başına 1967-73 yılları arasında İstanbul'da yeniden Güney; 72 sayı. "Herhalde yaşadıkça başka girişimleri de olacak"mış. Öyle diyor ve gelecekle ilgili bütün bu tür tasarı ve yaratıcı eylemlerin niteliğini şimdiden pek fazla bilemiyor.

Bugüne değin kaç gösteri düzenlediğini, ilkinden sonuncusuna uzanan o yoğun ve olgun bütünle ilgili herhangi bir doyumsuzluğu, eksiği, özlemi, özellikle belirtmek istediği ilginç sorunları olup olmadığını öğrenmek istiyor, bu konuda diyeceği varsa okurlara iletmesini rica ediyorum.

"14 Mart 1977'de Ankara'da, Akdeniz Sanat Galerisinde açılacak 9'uncu ağaç oyma sergimle ilki arasında 27 yıl var" diye başlıyor bu sorunun karşılığı: İlk sergisini 27 Mayıs 1950'de Adana Halkevi'nde açmış. Sonra sırasıyla iki kez Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü (11 Mayıs 1962, 5 Ocak 1976); üç kez Beyoğlu Şehir Galerisi (1 Ocak 1968, 21 Ocak 1969, 7 Aralık 1972); Mersin Devlet Güzel Sanatlar Galerisi (6 Şubat 1971), Paşabahçe Ak Galeri (12 Mayıs 1975) ve Başkent Akdeniz Sanat Galerisi (14 Mart 1977).

Bütün bu gösteriler boyunca toplumdan en büyük ilgiyi görüp de basına hemen hiç yansımayanı, Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsündeki sergileri olmuş. Buna karşılık, kentin hemen hemen dışında denebilecek bir bucakta sunulduğu halde basında en çok yankı uyandıranı, Paşabahçe Ak Galeri'deki 1975 sergisiymiş. Son derece garip, dikkati çekici bir çelişki elbet. Nedeniyse açık: Olgunlaşma Enstitüsü İstanbul'un göbeğinde, bazı çevrelerce seçkin! olarak nitelenen bir grup insanın ayağı altında, yolunun üzerinde, güzel, tanıdık, dost! bir gösteri salonu. Paşabahçe'yse, son zamanda "işçilerin doktorlardan daha az şerefli" olduğunun belgelerle savunulduğu yalın bir emekçi ülkesi, bir işçi yatağı! Sergi de ancak ve ancak bu sapsade insanların alçak gönüllü parasal ilişkiler nedeniyle yollarının düşeceği bir banka şubesinin unutulmuş galerisi. İşçiyle şerefli meslek erbabının ve Beyoğlu Caddesiyle Paşabahçe kondularının basına yansıyan gücü son yıllarda hangi matematik kuralına bağlı bir ters orantıya dönüşmüştür, bilinmez amma... Gerçek bu işte!

Şu halde önemli sanat olayları artık, seviyeli bulduğumuz çevrelerden çok daha fazla işçi çevrelerinde anlayış ve duyarlıkla kavranabildiği için bir bölük insanın eğitim - öğretim kültürünü ve insan anlayışını çoktan aşmış, basındaki yerini de bunun için bulmuştur; bilmekte yarar var!

Olgunlaşma Galerisindeki ilk sergiyle ilgili olarak şunları söylüyor, Atıf Bey:

"Bu müessesede kolaylıkla sergi açabileceğimi sanıyordum, yanılmışım. İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne Nisan 1959'da başvurdum. Yazışmalar sürdü gitti. Ancak Mayıs 1962'de, yani başvurudan yaklaşık 3 yıl sonra 10 günlük bir sergileme süresi tanındı. İnatçı mücadelem sonucu olarak ve lütfen tanınmış bir süre. Yine de Milli Eğitim Müdürü, eserlerimin kalitesini ölçtürmek için birkaç örnekle beni Sultanahmet Sanat Enstitüsüne göndermese, değerli ağaç işleri öğretmeni çalışmalarıma hayran kalmasa ve iki ders süresince sınıfında alıkoymasaydı, sıradan sergilerin açılageldiği Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü, salonlarını vermemekte direnecekti. Bunu da adım gibi biliyorum.

"O sergimle ilgili olarak, yalnızca Yeni İstanbul gazetesinde bir resim altı haberi çıktı. Bir de Milliyet'te sanat kritikleri yapan Altan İlkin ilgilendi. Amma ne ilgi... Değinmeden edemeyeceğim:

"Sergimin kapanışından tam 20 gün sonra, yani açılıştan bir ay sonra 11 Haziran'da açılış yapılacağını duyuruyordu yazısında. Üzüldüm elbet. Hem Altan İlkin'e, hem de sütun komşusu rahmetli Ulunay'a yazdım. Sanat ilgi ve sevgisine güvendiğim Ulunay'ı sergime özellikle bekliyordum çünkü. Ne açılışta gelmişti, ne de daha sonra. Mektubum üzerine telefon etti işyerime. Özür diledi ve evime kadar gelip eserlerimi görmesinin mümkün olup olmadığını sordu. Elbette mümkündü. Ama yine de gelmedi Refi Cevad Ulunay!

"Olgunlaşma'daki bu ilk sergim üstüne beni duygulandıran çok değerli anılarım da var kuşkusuz:"

"İzleyicilerden bir beyle iki hanımın tutumundan özellikle söz etmek istiyorum: Beyefendi yaşlıydı. Paris'te bir antika mağazasına sahipti. 12 yıl bu işle uğraşmış. Ömrünün son yıllarını vatanında geçirmek dileğiyle işini devrederek yurduna dönmüş. Eğer isteseydim, eserlerimi toparlayıp birlikte bütün Avrupa'yı dolaşabilecektik hiç karşılık gözetmeden. Sergim süresince hemen her gün geldi; oturduk, söyleştik. Gözüm yemedi bütün Avrupa'yı dolaşmayı. O sıra İsrail'e kadar gitmek ve uluslararası 'Çiçek Festivali'ne katılmak olasılığı da doğmuştu. Ama benim öncelikli, daha büyük tasarılarım vardı. Onları oluşturmadan el ülkelere gidemeyecektim."

"Sözünü ettiğim iki hanımdan önce gelen genç ve daha güzeldi. Salona girdikten kısa süre sonra, tonu derece derece artan bir gülmedir tutturmuştu. Giderek garip, hırçın kahkahalara dönüştü bu anlamsız gülüşü. 'Niye güler kadın böyle?' diye geçiriyordum içimden. Sinirlenmeye başlamıştım. Açık bir terbiyesizlikti çünkü. O belli çevrenin, sosyete denilen bana yabancı katın çok şımarık kuklalarından biriydi herhal; böyle düşünüyordum. Amma yanıma yaklaştığında soluk soluğa olduğunu hayretle farkettim. Rengi uçmuştu. 'Sanatçı siz misiniz?' diye çatal çatal bir sesle sordu. 'Evet, benim. Niye gülüyorsunuz öyle?' diye sorusuna karşılık verdim. 'Affedersiniz. Bu kadar güzelliği, inceliği orijinaliteyi bir arada görünce sinirlerim bozuldu. Önüne geçemediğim, çözümünü de yapamadığım bir tepkiye yol açtı. Gösteriniz karşısında sakin kalabilecek başka birini de düşünemiyorum.' dedi. Handiyse boşanacak gibiydi. Son derece duygulu bir kadın; hayır, İNSAN karşısında olduğumu anladım. Onur duymuş, müthiş heyecanlanmıştım. Teşekkür edebildim yalnızca."

"Öteki hanım orta yaşlı, iyi giyimli ve yaşının getirdiği bir ağırbaşlılığa sahipti. Galeriden bir türlü ayrılmak istemediği seziliyordu. Eserlerim üstüne ayrıntılı bilgi vermek gereğini duydum. Epeyce konuştuk. O sıra içerisi tenha sayılırdı. Beyoğlu Caddesindeyse korkunç bir insan seli akıp gidiyordu... Ayrılırken dış kapıya kadar geçirdim kendisini. Biraz dalgındım sanırım. İşte o sıra hiç beklemediğim bir olay geçti; orta yaşlı hanım, akıp giden insan seline doğru yüksek sesle haykırıverdi: 'Nereye gidiyorsunuz Hanımlar Beyler?!.. Nereye gidiyorsunuz bu galeriye uğramadan, buradaki sergiyi gezmeden?..' Şaşırmış, donup kalmıştım. Derken kalabalık dalgalandı; insan gövdelerinden oluşan sel, galeriyi bir anda dolduruverdi. O kadar ki, bir süre dışarının trafiği bile etkilendi durumdan. Eserlerimi, satın alıcıların ve o tehlikeli coşkunun elinden güçlükle kurtarabildim."

"Belki kimseyi ilgilendirmez bütün bu anlattıklarım. Hepsi de sanatımla ilgili anılardır. Ama 'Hayatımın Sergisi' olarak tanımlayabileceğim bu son gösteri ve bu kitapçık içinde bütün bir maceranın en ilginç yanlarıyla bilinmesini istiyorum işte."

İlk sergiyle sonuncusu arasındaki 27 yıllık sürenin önemini belirleyerek sözlerini sürdürüyor Atıf Özbilen:

"Keşke bütün plastik sanatçılarının da sergi açma sürelerini içeren dönem ve durumlarına, yani yıllar zincirine uyularak jübileleri yapılabilse..." diyor. "Bizler, bu topraklar üstünde hep umarak yaşamaya alışmış, alıştırılmış bir halkız. Ne var ki, çağdaş insan umularla yaşamayı kabullenmiyor artık. Onun için kimbilir demeyeceğim de, bir gün kesinlikle plastikçilerin de anlamlı ve güzel kutlama günleri olacaktır elbet. Tıpkı geçenlerde başı çeken 'yılların eskimemiş sanatçısı' sayın Elif Naci gibi..."

Resmi çevreler, ilgili yetkili kişi ya da kurumlarla diyalog kurabildiniz mi? Uğraşınız farkına varıldı mı? Varıldıysa, sanatınızın niteliğiyle ilgili değerlendirmeler yapıldı mı? Yapıldıysa şimdi hangi aşamadadır bu değerbilirlik? diye sormak bu ilginç konuşmanın en kaçınılmaz sorusu oluyor sanırım.

Karşılığına çok eski tarihlerden, güneydeki ilk sergileme yıllarından başlıyor yine Atıf Bey:

"O zamanlar bir sergi salonu, bir sanat galerisi yoktu Adana'da. Okulların yıl sonu öğrenci sergileri dışında kişisel sergiler açıldığını hiç anımsamıyorum. Benim ilk kişisel sergim, 27 Mayıs 1950 günü Halkevi kütüphane salonunda açılacaktı. Açılışı müze müdürü rahmetli Naci Kum yaptı, ilk yazı da Çoban Yurtçu'nun kaleminden çıktı: 'Genç sanatkarın, herkesin kolay kolay tahammül edemeyeceği bir emekle vücude getirdiği eserler, ince bir zevk taşımakta ve sanat için çalışma ruhunun örneğini vermektedir. (...) büyük bir teşvik mahiyeti taşıyan bu alaka çekici sergisinden dolayı, şair ruhlu Atıf'ı tebrik ederken, bu gibi sanatkarların gereği gibi himaye görememelerinden duyduğumuz üzüntüyü belirtmek isteriz. (...) BUGÜN - Adana, 1 Haziran 1950.'

"Tuhaf değil mi, 8'inci sergime gelinceye dek satış yapmayan bir sanatçı olarak bilinirim ben. Ama, Adana sergimde satış yaptığımı anımsıyorum şimdi: Amerikan dersanesindeki görevini bitirip ülkesine dönerken eşiyle birlikte sergime uğrayan Amerikalıya iki eserimi satmıştım. Ve yine anımsıyorum, bu yabancı sanatsever şöyle demişti o zaman: 'Eğer eşyamızı daha önce göndermeseydik, serginizi bütün halinde Amerika'ya taşıyabilirdik...' "

"Aradan yıllar geçti."

"New York'ta bir sanat galerisiyle ilişki kurdum. 1953'ün son ayı, 1954'ün başlarında, galerinin yöneticisi H.D. Johnston'la bir süre yazıştık. Eserlerimden örnekler istedi, Mr. Johnston. Örnek yerine fotoğraflarını gönderebildim. 'Halen büyük parçalarla ilgilenmediklerini; ancak eğer gönderebilirsem, teşhir edip sipariş alabileceklerini, kendilerini genellikle küçük parçaların ilgilendirdiğini, fiyatlarıyla aylık ikmal miktarını bildirmemi' rica ettiler. Koskoca galerinin benim büyük işlerimi satın almaya gücü yetmiyordu yani! Bense bir devlet memuruydum. İşimden ayrılıp atelye kurmaya, kısaca yatırım yapmaya ve sanatçı işçiler çalıştırmaya gücüm var mıydı acaba? Elbette ki bir yerde Mr. Johnston'la yazışmayı kesmek zorunda kaldım."

"Yine o günlerde aylık bir yayın organı olan 'Salkım' dergisinin sahibi Ali Kemal Şenadam'ın benimle yaptığı röportajdan sonra konuyla ilgilenen çok kişiden mektuplar aldım. Adana'da ikinci bir sergi açmam isteniyordu. Oysa ben, İstanbul'u düşlüyordum. Bu düş, ilk sergimden 12 yıl sonra gerçekleşecekti. Daha önce sözünü ettiğim 11 Mayıs 1962 - Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü sergisi."

"Ocak 1968 - 1969 ve Aralık 1972'de Beyoğlu Şehir Galerisinde açtığım üç sergiyle Şubat 1971'de Mersin Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'ndeki gösterime, yönettiğim 'Güney Sanat Dergisi' sanatçıları da eserleriyle katıldılar. İlginç düzenlemelerdi bunlar. 4 kademede 6'şardan 24 kollu şamdan türü avizenin bu süre içinde dillere destan oluşuysa, gösterinin olay! sayılabilecek, ne var ki bana hiç de sürpriz gelmeyen en büyük gerçeğiydi. Bir seferinde 15.000, öbüründe 20.000 lira veren alıcı çıktı. Satmaya kıyamadığım öteki oymalarım gibi o da halen özel koleksiyonum arasındadır."

"Belki ben beceremiyordum tezgahlayarak duyurmayı. Yönünü yöntemini bilmiyordum kesinlikle. Dostlarım da yardımcı olmuyorlardı belki. Sergilerim basına yeterince ulaşmıyor, TRT'ye ise hiç yansımıyordu. Bu konuya emekli gazeteci arkadaşım Ahmet Nadir Caner yüreklice ve haklı bir öfkeyle dokunmuştu:"

'... Ne var ki, böylesine gerçek sanat değeri taşıyan bir serginin TRT tarafından hazırlanan ve ismi cismi belli olmayan suluboya resim yapanların sergilerinin detaylarına kadar verilen yayınlarında bir saniye olsun gösterilmeyişi, sanat adına gerçekten utanılacak bir olay...' Başkent, 3 Ocak 1973.

"Bir başka kayıtsızlık yahut önyargı örneğini (sonradan düzeltilebildiği için) üzülerek ve özürle belirtmek zorundayım:"

"Milliyet gazetesinden Ali Z. Oraloğlu, Foto Muhabiri Selahattin Gökhan Beyle birlikte evime kadar gelip konuyla ilgili bir röportaj yapmışlardı benimle. Ayrılırken Sayın Oraloğlu, arkadaşına dönerek: 'Nasıl Selahattin, değdi mi?' diye sordu. Biraz sitem, biraz da espri var gibiydi sesinde. Sonra anlamını çıkaramadığım kısa, garip bir suskunluk... Tuhaf bir ifadeyle birbirlerine bakıştılar. Selahattin Gökhan tedirgindi sanki. Sıkılmış gibi bir hali vardı. Ama can sıkıntısı anlamında bir sıkıntı değil de, üzülmüş, utanmış gibi... O hava içinde karşılık verdi: 'Sağol Ağabey! Beni ihya ettiniz! Size de, Atıf Beye de teşekkür ederim.' Anlayamadığım için sormak zorunda kalmıştım. Meğer röportaj nedeniyle yola çıkacakları sırada Foto Muhabiri arkadaş: 'Buradan kalkıp ta Göztepelere kadar gittiğimize değecek mi, Ağabey?..' diye (herhalde epey isteksiz, epeyce de kuşkuyla), yazar dostu uyarmış. Sayın Oraloğlu'nun esprili sorusunda o nedenle çok tatlı bir intikam, handiyse minyatür bir öc alma duygusu olduğunu söyleyebilirim... Gülüştük ve geçti."

Öyledir ya, acaba sahiden geçiyor mu dersiniz?.. Neden ulusça böyleyiz?.. Neden yardımlaşmaya, ilgiye ve dikkate değil de, düşmanlığa, yabancılığa, bencilliğe dönüküz? Başından beri mi böyleydik, sonradan mı bu hale geldik? Tarihte Doğu sarayları ve gelmiş geçmiş hükümranlıkların pek çoğu sanata ve bilime verilen değer, sanatçıya ve bilimadamına verilen önemle anılır. Özellikle Türklerde bu böyledir. Aynı toprakların devamında yaşıyoruz. Aynı büyüklerin soyundanız. Vaktiyle Doğu vakıa'sını hayranlıkla izleyen, örnek bellemeye çalışan toplumların bilim ve sanat evrimi günümüzde en duyarlı imbiklerden geçerken değişen nedir bizde? Sorunun karşılığını bilsek bile, herhalde tek tek kişilerle çözülecek sorun değil. Böyle düşünüyor, böyle bırakıyorum sözü yine Atıf Bey'e:

"Evet, araya Kurban Bayramı girdiği için belki, Mersin Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'ndeki sergim, umudumun üstünde bir ilgiyle karşılandı. Güney'in bu ıpılık candan halkı ve yöredeki dostlarım beni ağlamaklı duygulandırdılar. Yazar, şair, bilimadamı Dr. Celal Arabacıoğlu, şöyle diyordu yazısının bir yerinde: '... Bu sergide, tahta oymacılığında yepyeni aşamalar gördük. Atıf Özbilen, düz satıhtan çıkıp kabartmaya dönmüş. Hatta dümdüz tahtalara kıvraklıklar, bombeler de verdiği olmuş. Yani alışılmışın dışında, aşamalara giden bir çalışma düzeni görüyoruz. Bütün umudumuz, bütün sevincimiz böylesi sanatçılarla övünebilmektir. Türlü kötülüklerden arınmış bir toplum olmanın temelinde bu saklıdır. Sanat daima iyiye, güzele yönelme demektir. Sanatçı da iyiye, güzele yönelmiş olan kişi... - YENİ ADANA, 1 Mart 1971' "

"1974'ün sonlarında ve 1975'in başlarında konuk olarak kaldığım Güney'in Adana'sında, ağabeyim Ali Nail Özbilen'in evinde oluşturduğum eserlerimi, arkadaşım Arabacıoğlu'nun muayenehanesinin bir bölümünde güney bölgesi basın mensuplarına göstermek fırsatını buldum. Bu bir minik sergiydi. Basın da öyle yorumladı. Bu minik sergiyi genel sıralamadaki sergilerime katmıyorum. Sadece, unutulmaz anılar bırakan bir gösteri olarak anımsıyorum."

"Eğer GÜNEY'in ilk dönem yöneticilerinden, aynı zamanda yine dostlarımdan olan Mehmet Ali Bilgetekin zamanın banka müdürü olmasaydı, Paşabahçe Ak Galeri'de sergi açma olasılığını edinemeyecektim. Biliyorsunuz, TRT'yi saymazsak, basında en çok ilgiyi toplayan sergimdi Ak Galeri'deki."

("Atıf Özbilen'in 12 Mayıs'ta Paşabahçe Akbank Galerisi'nde açtığı sergisinin bir özelliği var: Çağdaş Türk şairlerinin tahtayı oyarak, desenleyerek yine ağaç kesitlerine uygulaması bir plastik öğe taşımaktadır. Sanatçı, ülkemizde ve hatta dünyada ilk kez uygulanan bu yöntemle oluşturduğu yapıtlarını giderek çoğaltıp yurdumuzun çeşitli kentlerinde sergilemeyi düşünmektedir... Fotoğrafın, sinemanın sanat sayıldığı günümüzde, böyle soylu bir geçmişi olan, özbeöz Türk olan oymacılık sanatını yeniden ayağa kaldıran Atıf Özbilen, Türk sanat tarihinde, kuşaklara uzanan nasıl temsilciler çıkarabileceğini ispatlamıştır. O, dedelerinin sanatına el atmakla, hem unutulmaz Türk dehasını bir daha yeşertiyor, hem maddeci ve teknik çağa ders de veriyor: İNSANDIR ASLOLAN...- Halim Uğurlu, Türk Basın Birliği Dergisi, Mayıs 1975").

("Türkiye'de plastik sanatçıları terkedilmişlik psikolojisi içindedirler. Plastikçilerin toplumsal güvenceden tutun da, yapıtlarını kitleye yeterince ulaştıramamaya değin yüzlerce çözüm bekleyen sorunları vardır. Kültür Bakanlığı yetkilileri bu konuda ne düşünürler ve acaba bu tür sorunları gerçekten düşünürler mi? bilemiyoruz. Ama ortada bir gerçek vardır: Türkiye'de yapıtlarıyla yurtdışında büyük ölçüde ilgi çekmiş çevresinden gelmeyen, amatör koşullar içinde çalışan bu sanatçıların yapıtlarıyla birlikte halka tanıtılması, sevdirilmesi kaçınılmaz bir görevdir. Yurdumuzun tek tahta oymacısı, yayımcı ve yazar Atıf Özbilen, eskilerin deyişiyle: 'İğneyle kuyu kazan' bu sanatçılardan biridir. Evinin bir köşesine çekilmiş, yayınına ara verdiği 'Güney' dergisinin yeniden çıkış hazırlıklarını bir yana bırakmış, bir yıldan beri sürekli olarak bir elinde matkabı, bir elinde kıl testeresi, Türk şairlerinin dizelerini ağaç üzerinde ölümsüzleştirmeye çalışıyor. Özbilen'in yaptığı, soyut ve somut biçimleri tahtadan oyarak dile getirmek değildir yalnızca... O, yaşadığı çağın tanık sanatçısı olarak, eski bir sanat tekniğini yaşatan tek temsilcidir aynı zamanda... Dekupaj çalışmaları; görenlerin, işitenlerin, herkesin hayranlığını kazanmaktadır...- Zühtü Bayar, VATAN, 5 Mayıs 1975")

("Sergide izlenen 35 yapıt, değişik türde çalışmayı sanatseverlere tanıtırken, elişinin zahmetini de göstermektedir. Serginin, kente uzak bir yörede açılışı, sanatı toplumunun değişik kesimine iletmek açısından olumlu bir davranış. Alışılmış, bilinen salonlardan, gösterilerden sırasına göre uzaklaşmanın yararı var kuşkusuz...- Şakir Palancıoğlu, TÜNAYDIN, 20 Mayıs 1975")

("12 Mayıs 1975 günü, Paşabahçe'de Ak Galeri'de (Akbank salonunda) bir sergi açıldı: Bu, şimdiye dek ilk kez gördüğümüz özgün bir sergidir. Sanat biçimi, tahta oymalardır. Birçok tanınmış şairlerimizin şiirleri oyularak çıkarılıp türlü tahta düzlükler üzerine yapıştırılmış. Şiir tabloları yaratılarak bunların çerçeveleri çok ince bir beğeninin, bir sanat coşkunluğunun yardımıyle oluşturulmuş. Atıf Özbilen, birçok kişinin eskiden beri tanıdığı yumuşak, sevimli, insancıl bir sanatçıdır. Yıllarca yayımladığı Güney dergisini bilenlerimiz de çoktur. Ancak, Atıf Özbilen'in bütün tutkusu, tahta oymalarla bir sanat dünyası yaratmaktır. Görmedikçe, bu son kerte güç sanatın nemenen şey olduğunu anlamak çok zordur. Yolu uzak olmakla birlikte, şair Halim Uğurlu ile birlikte Paşabahçe'ye gitmeyi göze aldık. Böylece bu sanat bahçesini gezerek, ödülümüzü de almış olduk. (...) Atıf Özbilen'in bu sanat sergisini görünce, eski minyatür sanatımızın çetin güzelliklerini anmaktan kendimi alamadım...- Hasan İzzettin Dinamo, YENİ ORTAM, 27 Mayıs 1975")

("Güney Dergisi'nin sahibi sanatçı Atıf Özbilen, her gün ölüp giden ecdat yadigarı elsanatının en seçkin temsilcilerinden biridir aynı zamanda. Tahtayı oya oya eserler meydana getirir ki, onları hiç kimseye satmaya da kıyamaz. Şimdilerde de ozanlarımızın şiirleriyle oluşturduğu el işi sergisini Akbank'ın Paşabahçe şubesinde açtı. İstanbul'un sanatsever oranının çok olduğu bu bölgede büyük ilgi gören sergi, Beyoğlu'ndaki sergilerin kokteyllerinde görünmeyi sevenlere biraz ters düştü, uzak geldi. Oysa Boğaziçinin erguvanları arasındaki sergi öylesine olumluydu ki... Gayretleri, uğraşılarından ötürü Özbilen'i kutlarım.- Ayhan Hünalp, ŞİŞE ve CAM Dergisi, Mayıs - Haziran 1975")

("Serginin bence başlıca özelliği, göz nuru, el emeği ve büyük bekleyişlerle 'Çağdaş Türk Şiiri'ne uygulanan, ortaya çıkarılan ve değişik bir sanat türü olarak yaratılan ağaç oyma süsleme buluşu ile güzelliğidir. Aslında, bu çalışma, bu sergi için seçilmiş şiirlerin niteliği, hatta niceliği görülmüyor, sayılmıyor işleme sanatı karşısında. (...) İlk anda şiirlerin kime ilişkin ve nasıl olduğu düşünülmüyor. Serginin konusu ve amacı, şiiri aşıyor çünkü. (...) Özetle, bu göz nuru, bu el emeği, bu değişik sanat türü boşa gitmemeli. Böyle bir sergi, görülmeden ve basın yoluyla, radyo - televizyon aracılığıyla halka tanıtılmadan edilmemeli. Ayrıca, dağılmasın, yazık edilmesin; fotoğraflandırıldıktan sonra bir albümü yapılmalı, bu sürdürülmesi olanak içi güzelim yapıtların.-İsmet Kemal, EVRİM Dergisi")

("Bir garip, bir ölünesi iştir Atıf Özbilen'in uğraşı. Hiç üşenmeden bir ağaç üstüne kapanır, o ağaca şiirler oyar... O ağacı şiirlerle, desenlerle güzeller. Sonra bu güzelim, bu ölünesi yapıtlarını sergiler. Daha sonra... Daha sonrası yoktur artık bu işin. Bir türlü yapıtlarını satmak istemez Atıf Özbilen. Onlar, O'nun yaşamını sağlayan birer kan damarıdır... Ruşen Hakkı, IŞIK - İzmit, 22 Haziran 1975")

"Sergilerimin birinde, izleyicilerden biri bu tutumuma, yani satış yapmayışıma çok içerledi; biraz da tartıştık bu yüzden. 'Dünyanın en ünlü müzelerini gezdim ben. Örneğin, Paris - Louvre müzesindeki şaheserleri, cebimde milyonlarım da olsa, satın alamayacağımı biliyordum. Ama sizin serginizden beğendiğimi niçin alamayayım?..' diye tutturmuştu adamcağız."

"Bu konuya değinenler çok oldu. Haklıydı sanatsever izleyicilerim. Ve böylece, Olgunlaşma'daki son sergimde satışa başladım ben de. Satışlar, hatta siparişler bundan sonra da sürecek."

"İkinci kez Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü'ndeydim. 5 Ocak 1976 günü açılan bu sergim 'mini sergi dışında', genel sıralamada 8'inci oluyordu. İzleyicilerden sayın Nüzhet Atamdede: 'Size bir konrplak fabrikatörü arkadaşımın adresini vereyim. Bir mektup yazarsanız gelir, ilgilenir.' dedi. Yazdım. Gerçekten de iki gün sonra geldiler. 'Kelebek Marka', Yeni Kontrplak ve Mobilya Sanayi A.Ş. Genel Müdürü Sayın Dündar Buharalı Bey'le tanışmış oldum böylece. Sergimi ilgiyle izlediler, beni Eyüp'teki fabrikalarına çağırdılar. Kapanıştan sonra bir gün kalkıp gittim. Yelkenli bir korsan gemisi arması da götürmüştüm yanımda, çamsakızı çoban armağanı örneği. Bunun kontrplağını, öğretmen dostum Cengiz Kezer'den edinmiştim. Beyaz, sedef gibi, mücevher gibi bir şeydi. 'Bu da sizin fabrikanızdan...' deyince, Dündar Bey kendinden emin: 'Hayır!' diye karşılık verdi; 'bizden olamaz!..' Markalarını taşıyan el kadar bir parçayı yanımaalmıştım iyi ki... Gösterince anımsadı: Standart dışıydı, evet. Ve çok önceleri üretilmiş, o yüzden unutulmuştu. Bir de... bir de benim yeniden ürettiğim, hayır; yarattığım nitelikte (canlı olsa kişilik dşyeceğim) tanımaya olanak yoktu artık!"

"Kelebek Marka Yeni Kontrplak fabrikası 1935 yılında kurulmuş. Kuru sistemle çalışan, ülkemizin en eski fabrikası. Ama ben ondan da eskiyim. Çünkü 1932'de başlamıştım kontrplakları oymaya. Çay sandıklarından yararlanırdık o zamanlar. Ve o zaman çay, küp biçimindeki kontrplak sandıklarla ithal edilirdi. Biz öğrenciler, bakkallardan edinirdik boş çay kutularını."

"Fabrika'da, şimdiye dek görmediğim bir kontrplak türüne tanık oldum o gün. Değişik bir ağaç olan OKOUME (Oküme)ye! Dündar Bey'in açıklamasına göre, Afrika Kongo'sundan ithal edilmiş. Sayın Dündar Buharalı'ya teşekkür ederken, armağanları olan bu kontrplaktan oluşturduğum yapıtlarımı bundan sonraki gösterilerimde sergileyeceğimi meraklılarına ve çok değerli izleyicilerime özellikle belirtmek isterim."

"Sayın Gültekin Elibal'dan, bu sergim üzerine 16 Ocak 1976 tarihli Yeni Ortam gazetesinde şöyle bir yazı çıktı:

("Bu sürecin getiregeldiği basamaklar içinde, Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsünün bir çabacısını, belki de sanat/zenaat arasındalığını unutmamak gerekecek. Atıf Özbilen 'Ağaç oymalar - Oyma şiirler' sergisi, çabacının ilk sergisi değil. Bu sergilemeleri zincirinde giderek, Özbilen tanıtı, görüşme ve eleştirilerden de yoksun değildir. Ne var ki, geçmişindeki zenaattan sanat anlatısına kadar uzanan bir alan için, belki de bu son denilmese bile, sona doğrulmuş titiz, içten ve sevecenliği kavrayan örneklemelerin yeterli yankıdan yoksun olmaması çeşitli işlev ya da bireylerin görevi olmaklığı içeregelmektedir.

Özbilen, sergisinin gezilirken, yakındığı ve de 'duyuru' biçimine dönüştürdüğü iki notlamasında sıra ile şunları gelecek için bir önlem diye de noktalamaktadır, kimbilir, doğru mu?

"İki kez yazılı, birkaç kez dostlarım aracılığıyla sözlü olarak ve ayrıca telefonla başvurmama karşın, İstanbul Radyosu, Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsündeki 'Ağaç Oymalar - Oyma Şiirler' sergimi 'Çevremizde bugün' programına almadı. Televizyon hiç gelmedi. Basın hiç ilgilenmedi. Ağaç oymacılığında başarının doruğuna çıkmış bir sanatçıyım. Övgü istemiyorum. Sadece isteğim, gereğince duyurulması, daha çok vatandaşımın bu ilgiyi çekecek sergiyi izlemelerinin sağlanmasıydı. Üzüntümü belirtmek isterim. İkinci üzüntüm de, değer verip şiirlerini panolar halinde oluşturduğum şair dostlarımdan bazıları ne açılışta geldiler ve ne de sonradan. Örneğin, Cemal Süreyya, Ercümend Behzad Lav, A. Kadir, Edip Cansever, Mehmet Seyda, Ruşen Hakkı vs... İlgisizlik sanatçılardan ve özellikle dostlardan gelince daha üzücü oluyor."

Özbilen, üzüntüsünün ilkinde tümüyle haklı görünüyor. Ne var ki, ikinci üzüntüsünün genel bir üzüntü olmadığını, bunun bir ilgisizlikle, bir sanatsevmezlikle pek ilgisi olmamak gerekiyor. Belki de ozanlarımızın bir kesiminin kaçınılmaz işleri, özürleri olabilir ve üstelik, bir ozanın bir kesim dizesinin bir başka ortama iletilmesinde bulunmayı salt istemeyişi bile usa uygun düşebilir. Ne denir?

Tümü bir yana, bileşik kaplar örneği bu titiz, yüklü ve içtenliği yansıtan çabalar için Atıf Özbilen ustalar gibisinden, zenaatın üstüne geçmeliğin verdiği sorumlulukta, ustalık gereği özgün ve günlük yaşamı kavrayan ağaç işlerinde düğüm atan güzelliklerle çeşitlemeler getireceğini beklemek ve ummak asıl bir istek olarak öne gelmektedir ki, Özbilen'in yeri de burası olacaktır.")

"Şu noktayı belirtmekte yarar umuyorum: Genellikle yazılı olarak hoşgörülerini ve izinlerini almadan hiç bir şairin şiirini oyma sanatıma uygulamadım. Sayın Elibal'ın yazısındaki sanı üzerine bu açıklamayı yapıyorum."

"Ve nihayet bir noktaya daha dikkatinizi çekerim, sayın İzmirli!"

"7 Aralık 1972'de Beyoğlu Şehir Galerisinde açtığım sergi üzerine şimdi artık yaşamayan kendi dergimin, yani GÜNEY dergisinin Ocak 1973 sayısında bakınız neler yazmışım!:"

("... Bu gösteri sonradan beni epey düşündürdü. Aradığımı, umduğumu bulamamıştım. Neydi aradığım ve umduğum? Satış yapamadığımı, giderimi bile kurtaramadığımı söylemeyeceğim. Neden derseniz, hiç bir sergimde satış yapmadım ki o yüzden yakınayım. Ama dile kolay. Tam 40 yıllık uğraşımın en seçkin örneklerini sunuyordum bu altıncı sergimde. İstiyordum ki, M. Eğ. Müdürlüğü hiç olmazsa meslek okullarına bir duyuru yapsın, öğrenciler topluca gelebilsinler; televizyon programına alsın, radyo sözünü etsin; bu değişik gösteriyle daha çok ilgilenilsin...")

"Şimdi de aynı inanç ve duygular içindeyim. Hem boş zamanlarımı değerlendirmede bir hobi olarak, hem de özellikle zaman yarattığım bir sevda anlamındaki çabalarımın ürünleriyle halkıma, en çok da gençlerimizin çağdaş beğenisine güzellik ve yarar sunarak örnek olmak istiyorum. Ne var ki sık sık değindiğim gibi, satmaya bir türlü kıyamadığım yapıtlarımın geleceğiyle ilgili düşünce ve tasarılarımı bundan böyle toptan değiştirmiş durumdayım. Bir zamanlar, yarattığım bu özgün değeri bütün halinde bir müzeye armağan etmek istemiştim. Üstelik ölünceye dek çoğaltarak ve bakımını da üzerime alarak... yazıyla ve sözle durmadan yineledim bunu; bağırdım, söyledim, fısıldadım, ortaya koydum. Ayrıca, meydana getirdiğim bütün yapıtları yurdun çeşitli kentlerine topluca götürmek istediğim halde, kişisel olanaklarım buna da yetmiyordu. Ama resmi ya da özel yahut özerk kuruluşlar, rahatlıkla üstesinden gelebilirdi. Kısaca, kendi açımdan bu denli özveri dolu sapsade dileklerimin yankısı yalnızca devletten, yani eğitim ve kültür bakanlıklarından, kuruluşlarından gelebilirdi. İlgilenen tek kişi bile çıkmadı ne yazık ki. Kendi yurdumda bütün dilek ve çabalarımın boşunalığı gibi, bu da yalnızca bir dilek, bir umut olmaktan öteye gidemedi. Şimdi artık ülkemi ve kendi toplumumu değil, yalnızca bireysel varlığımı ilgilendiren büsbütün başka bir son düşlüyorum: Ve böyle bir sona alıştırdım kendimi: Uğraşımı yüzbinler değil, milyon da değil, milyonlar karşılığında yabancı ülke insanının değer koleksiyonuna katmak! Evet, kendi yurdumda bilinmeyen, farkına bile varılmayan benzersiz bir ürünün en azından manevi ödülünü dış ülkelerden kabule gidiyorum. Halüsinasyon içinde falan olduğumu sanabilirsiniz, ama hayır! İşte belgeleri..."

Durup kendi ellerim, gözlerim, kulaklarım, aklım ve duygularımla inceliyorum bütün kanıtları. Hepsinin de gerçekliğini dehşetle görüyorum. Atıf Özbilen de aynı acı duyguyla seyrediyor kendisine milyonlar getirecek yazılı belgeleri; bütün o ısrarlı ve içtenlikli çağırı mektuplarını:

Yabancı kültür ortamını uzun yıllar dikkat ve titizlikle incelemiş, insana ve onun yarattığı sanat eserine o ortamda verilen değeri yakından görmüş, bu konuda gerekli ve yeterli inancı edinmiş, belki biraz da bunun için bir yanlarıyla el ülkelerin konuk yurtdaşı haline gelmiş Batıdaki dostlarından bir bölüğü, elindeki sürpriz olanağı değerlendirmek üzere, sanatçıyı Avrupa'da karşılayıp ağırlamaya hazırlanıyorlar! İlk durak Almanya. Sonra sırasıyla Fransa ve öteki ülkeleri içeren bir Avrupa gösterisi. İkinci kıtanın bütün ülkelerinde gürültülerle, büyük yankılarla sürüp gideceğini bugünden gayet iyi bildiği sergilerden sonra sanatçıya Yeni Dünya ufukları görünüyor.

Gerçekten gitme hazırlıkları içinde olduğunu bildiğim Atıf Bey'i dinlerken "ilgili makamlar, kişilerle ilişkiye geçebilme umudu"na son bir çaba ile tutunmak istiyorum.

"Benden bu kadar, İzmirli!" diye kestirip atıyor, bir başına bırakılmış muhteşem Ağaçkurdu: "Benden bu kadar!.. Elimden geleni ortaya koydum. Hüner dediğiniz şeyi sergiledim, sergiliyorum işte. En geniş ve ayrıntılı yöntemlerle haberini de veriyorum. Ben üzerime düşen bütün görevleri yerine getiriyorum yani. Günümüzde duyuruyla ilgili bir küçücük çağırı kartı bile, olanakları sınırlı sanatçı için kendini ve sanatını aşan, giderek sorun haline gelebilen bir çabadır. Sanatçıyı aşan bir sorundur, evet. Yine de işitmez, daha doğrusu duymazsa, o çevreler, duymak ve işitmek istemiyorlar demektir. Bizler için bu bir talihsizlik gerçi. Ama ONLAR için iki katlı, iki bin katlı talihsizlik. Çünkü biz sanatçılar, sonunda çağın 'vefa'sına sığınır, yani ölümle gelen hayata geçer, kendimizle birlikte eserleri yine de kurtarırız. Ya ONLAR?.. Tarih içinde nereye çöküp neyi, nasıl kurtaracaklar dersiniz?.."

Özbilen sustu. Onun sustuğu yerden ben kafamın içindeki çatışmayı özellikle sürdürdüm:

Bir ülkede düzen, bireylerin ekonomik, toplumsal, sanatsal ve kişisel varlığına en yalın katkılarla da olsa sahip çıkamıyor, can dediğimiz kutsallığı bütünüyle sahipsiz bırakıyorsa, yaratıcı yanımızın kurtulmasını aynı düzenden beklemek, işte böyle traji-komik sonuçlar getirirdi elbet; bunu biliyorduk. Bunu ONLAR da bilebilse, örneğin tablo - şiir çalışmalarına yalnızca materyel olabilen bir divan şairinin hemen yanıbaşındaki Nazım Hikmet duyarlığı ve örneğin bir sosyal demokrat politikacı muhalefet liderinin heyecanıyla yan yana düşünen muhafazakar bir genç kuşak şairinin acısı, kendilerini belki de bu denli şaşırtmaz, kuşkulara düşürmezdi. Giderek tedirgin de etmezdi. Amma, dediğimiz gibi işte: Verak-ı mihri vefayı kim okur, kim dinler?..

Özetlersek, gerçekten yüzde yüz milli, yani ulusal ve üstelik geleneksel olup, bir başka deyişle klasiklerimiz arasında yerini alan bu özgün sanat dalının çağdaş uygulamasını hiç değilse görmek zahmetine katlanmayan ilgili yöneticiler elinde ömür harcamaya yargılı olduğumuzu derinden kavradıkça, Atıf Özbilen iyi ki kendi halinde bir sanatçı olarak yaratılmış, diyorum. Kendi halinde olduğu için belki de, büyük bir sanatçı, diye düşünüyorum. İyi ki insanları, halkları yönetmiyor ve aman..., iyi ki yöneticilere hizmet edenlerin arasında değil!..

Saygılarımla.

                                                                                                                                Mübeccel İZMİRLİ